Fıkhî Açıdan Sigorta

Özel Sigortalardan ihtiyari olarak düzenlenen Sigortalarda kumar ve bahis, garar ve cehalet, faiz ve riba gibi unsurların bulunması nedeniyle İslam Fukahasınca bazı eleştiriler getirilmiştir. Bunlar:

1- Garar ve Cehâlet

Birincisi; Bu bilginlerin temel dayanağı şu iki nasstır. Biri, Kuran’daki bâtıl yoldan kazanç elde etmeyi yasaklayan ayetler, diğeri ise Hz. Peygamber’in (s.a.v) “kendisinde garar olan alış-verişi yasakladığı” hadistir. Genellikle sigorta, hadislerde ve İslâm fıkhında sonuçlarında talih ve tesadüf yer alan yani garar içeren sözleşmelere kıyaslanır.

İkincisi; Bu bilginler; klasik eserlerde mevcut olan bu temel anlayışlardan hareketle sigorta sözleşmesinin iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olduğunu, klasik eserlerdeki talih ve tesadüfe bağlı sözleşmelere kıyasla sigortanın garar ve cehâlet vasfı taşıdığını ileri sürerler. Zira sigorta sözleşmesinde sigortalının ne zaman öleceği, ne kadar sigorta primi ödeyip ne kadar sigorta bedeli alacağı, akde konu olan tehlikenin (=rizikonun) ne zaman gerçekleşeceği gibi hususlar itibariyle meçhul unsurların varlığını delil gösterirler. Bu sözleşmede “riziko gerçekleşmediği takdirde sigortalının ödediği primlerin karşılıksız kalacağını, keza sigortalı sözleşme anında rizikonun gerçekleşmesine bağlı sigorta bedelini ve miktarını bilmediğinden, bedeli elde etme ve tarihi konusunda belirsizlik olduğunu savunurlar. Ayrıca sigortalının senelerce prim ödemesine rağmen sigorta edilen tehlike gerçekleşmediği için hiç bir karşılık alamadığını, bu durumda ise sigortalı zarar etmiş olurken sigortacının kâr etmekte olduğunu söylerler. Diğer taraftan sigorta sözleşmesini yapıp bir kaç prim ödedikten sonra sigortalanan tehlike gerçekleşirse, sigortalının, ödediğinden fazla sigorta bedeli almakla kâr elde etmiş olacağını yani verdiği primlerle kıyaslanmayacak şekilde fazla bir karşılık almış olacağından bunun da haksız kazanç olduğunu savunurlar. Sigortacı, sigortalının ne zaman rizikoya uğrayacağını bilmediğinden, sigorta şirketinin elde edeceği primlerin miktarı konusunda belirsizlik bulunduğunu ifade ederler. Sigortacı elde edeceği primlerin ve ödeyeceği sigorta bedelinin miktarını bilmemekte olduğunu, keza sigorta bedelinin ancak sigorta riskinin gerçekleşmesi durumunda söz konusu olacağını, riziko gerçekleşmediği takdirde söz konusu olmayacağını ileri sürerler. Sigortalı, primleri sigorta bedeline karşılık olarak öder, bu bedel ise olması muhtemel olan bir rizikoya bağlanmıştır. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmeyen tehlikeler üzerine yapılacak sözleşmeler ise bâtıl veya fâsittir.

Sigortalının vereceği primler bazı sigorta çeşitlerinde belirlenmişse de şirketin ödeyeceği sigorta bedelinde cehâlet ve ihtimalin bulunduğunu söylemektedir.  Bahsi geçen bu sebeplerle bilginler,  taraflardan birinin edim yükümlülüğünün şansa bırakılmış olduğunu yani, riziko gerçekleştiği takdirde sigorta ettirenin ödediği primlerden daha yüksek bir meblağ alacağından kazançlı çıkacağını, sigortacının ise zarar edeceğini; aynı şekilde riziko gerçekleşmediği takdirde ise primler sigortacının elinde kaldığından kârlı çıkacağını, sigorta ettirenin ise ödediği primler boşa gideceğinden zarara uğrayacağını ileri sürerek sigorta sözleşmesini, taraflardan birine kazanç diğerine kayıp şansı sunacağından (alettoire) bir tür şans oyunu,  kumar olarak görürler. Taraflardan biri için kazanç diğeri için kayıp şansı bulunan böyle bir sözleşmeyi, klasik akit yapılarına ve ölçülerine göre, İslâm dininin garar ve cehâlet içerdiği gerekçesiyle yasakladığı sözleşmeler içerisinde değerlendirirler.

Üçüncüsü: Sigorta sözleşmesi hakkındaki tartışmalar daha çok bu sözleşmenin konusu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Konu, sözleşmenin türüne göre, farklı yapı ve mahiyette olup sözleşme hüküm ve sonuçlarının kendisinde ortaya çıkıp gerçekleştiği şeydir. Akde konu olabilecek satılan şeyde (mebi’de) bulunması gereken şartlar vardır. Satılan şey, satanın mülkü olmalıdır. Teslim edilebilir ve satıcı da sattığını teslim etmeye muktedir olmalıdır. İslâm hukuk doktrininde, “ma’dumun” yani sözleşmenin yapıldığı anda mevcut olmayan, teslimi mümkün olmayan şeyin sözleşme konusu olamayacağı prensibi hâkimdir. Ayrıca iki tarafa borç yükleyen (ivazlı) sözleşmelerde karşılıklı edimlerde denklik gerekir. Bu bilginler sigortanın ivazlı oluşunu çoğunluk itibariyle kabul etmişler, sigortacı edimi hususunda bazıları sigorta bedelini bazıları sigorta himayesini ivaz olarak göstermişlerdir. Sigortada primlerin karşılığı olan edimin güven yani sigorta himayesi görülmesini doğru bulmamışlardır. Güvenin kendisinin teslim alınıp teslim edilmesini, birinin mülkünden diğerinin mülküne nakledilmesini mümkün görmemişlerdir. Bu bilginler, bu işin alternatifi varken, fahiş cehâlet ve gararla beraber ticârî sigortaların cevazına mahal ve zaruret olmadığı görüşündedirler. Konu İslâm dünyasında çeşitli vesilelerle ele alınmış, her toplantıda sigortada garar ve cehâletin varlığında ittifak edilmesini de delil göstermişlerdir.

2- Ribâ ve Fâiz

Sigorta sözleşmesinde ribâ ve fâiz unsuru bulunduğu iddiasını ileri sürenler görüşlerini şu şekilde gerekçelendirirler: Sigorta sözleşmesi, ivazlı karakterde iki taraflı, karşılıklı borç doğuran irâdî bir sözleşmedir. Bu takdirde, sigortada, sözleşme konusunun ve karşılıklı bedellerin ne olduğunun belli olması ve bu bedeller arasında denklik olması gereklidir. Sigorta sözleşmesinde karşılıklı edimler, sigorta primi ile sigorta bedeli olup bu sözleşme paranın parayla satımı şeklinde algılanmıştır. Bu iddia sahiplerine göre sigorta sözleşmesinde, sigortacının sigortalıya ödediği primlerden daha fazla miktarda para vermesi halinde fazlalık fâizi (rib’el-fazl), buna eşit miktarda bir ödeme dahi yapsa aradaki gecikmeden dolayı gecikme fâizi (rib’en-nesie) söz konusudur. Yine bu bilginlere göre; sigortada mevcut bulunan fâiz unsurunun, karşılıklı bedellerden birinin sigorta primi diğerinin sigorta güvencesi olduğu gerekçesiyle, iki farklı cins arasında gerçekleştiği ileri sürülerek kapatılmak istendiğini, hâlbuki güvencenin taksitlerin karşılığı olmadığını, hiç bir sigortalının yalnız güvence karşılığında primleri ödemeye razı olmayacağını ileri sürerler. Bu güvence, sigorta bedelinin verileceğine dair güven şeklinde düşünülebilir ki o da karşılığın tazminat olmasını gerektirir.  Sigortada, sigorta bedeli primlerin karşılığıdır. Bu takdirde güven, bu sözleşmenin semeresi olup bireyi bu sözleşmeyi yapmaya sevk eden bir etkendir. Ama sözleşmenin konusu değildir. Klasik fıkıh doktrininde mevcut sözleşmeler içerisinde güven olan bir sözleşme çeşidinin olmadığını da ifade ederler.

Bu bilginler;  sigortacı şirketin, topladığı primleri fâizde değerlendirerek sigortalılara sigorta bedeli olarak vermekte olduğunu ileri sürerler.  Bu durumda sigortada, sigorta bedelinin, primlerden fazla olan meblağı kâr olarak düşünmenin de doğru olmadığını, zira şirkette kâr, sözleşmede yüzde olarak konulmalı, fiilen gerçekleştiği takdirde sözleşmede belirtilen oranlarda sigortalılara yansıtılmalıdır. Ancak sigortada, sigorta bedeli başlangıçta belirlenmekte, sigortalı, sigortacı hiç kâr etmese dahi riziko gerçekleşince başlangıçta belirlenen bu sigorta bedelini almaktadır. Bu fâiz değil de nedir diye de sormaktadırlar? Yine sigorta sözleşmesinde fâiz kavramı yerine, kâr kavramı kullanılarak bu vasfın yumuşatılmak istenmekte olduğunu, hâlbuki ekseri sigorta şirketlerinin işlemlerini bankalar aracılığı ile yürüttüğünü, acentelerin yanında bankaların da belli bir komisyon aldıklarını ki bunun bir tür fâizli işlem ve sömürü aracı olduğunu da ifade ederler. Sigorta sözleşmesinde taraflar arasında gönül rızasının oluşu ve iki taraf için de maslahatın mevcudiyeti halinde fâizli muamelelere ruhsat verilmesinin, fâizli bankalarla muamelenin de mubah sayılmasını gerektireceğini, zira banka işlemlerinde de tarafların rızasının mevcut olduğunu, bu durumun rızanın bulunduğu her sözleşmede fâizin helal olabileceği sonucuna götüreceğini, maslahat olmadan zaten sözleşme yapılamayacağını, bazı maslahatlar dolayısıyla bir kısım fâizli muamelelere müsaade edilmiş olmasının, maslahatın bulunduğu her yerde fâizli muamelelere ruhsat verilir hükmünü gerektirmeyeceğini savunurlar. Görüldüğü gibi İslâm hukuk bilginleri, sigorta sözleşmesinde İslâm’ın haram kıldığı  garar ve cehâlet ile ribâ ve fâiz gibi sözleşmeden ayrılmayan (lazım) vasıfların varlığını iddia edip alternatif olarak özgün İslâmî kurumların teşekkül edilebileceğini öne sürerek, sigorta sözleşmesini şans ve tâlihe bağlı sözleşme sayıp haksız kazanca yol açabileceği endişeleriyle fâsid veya bâtıl görüp meşru saymamaktadırlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*