Hayreddin Hoca’dan Mevzuat Eleştirisi

Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hoca tarafından kaleme alınan ve mevcut katılım bankaları mevzuatına eleştiriler getiren makaleyi aşağıda istifadelerinize sunuyoruz.

Katılım bankaları mevzuatı problemli

Türkiye’deki katılım bankaları (başka yerlerdeki adı faizsiz banka, islamî banka) asıl kazancını üç işlem ile sağlıyor: Murabaha, müşâreke ve leasing.

Bu üç işlem içinden en fazla (yüzde doksanın üstünde) uygulananı ise ‘finansal destek adıyla’ murabahadır. Müşâreke bankanın ve müşterinin sermaye koyarak yaptıkları ortak işleri, leasing ise bankanın satın aldığı bir malı veya hizmeti (mesela kiraladığı bir şeyi) müşteriye, belli bir süre sonunda malik olmasını sağlayacak şekilde kiraya vermesini ifade etmektedir.

Katılım bankalarının verdiği kredi kartı, bu bankaların özelliği sebebiyle ‘kredi kartı’ değil, ‘vekalet ve kefalet kartı’ olmalıdır. Kart hamili bankanın vekili olarak satın aldığı malı bankadan satın almalı, banka malın alındığından haberdar olunca mesaj yoluyla müşteriye peşin veya vadeli satmalıdır. Mevzuatta bu kartların böyle düzenlenmesi gerekir.

Daha ziyade problemli olan iki işlem murabaha ile leasingdir.

Mevcut mevzuata göre leasing ne alıp satmaya ne de kiralamaya uyuyor. Banka malı satın alıp kiraya veriyorsa, kira ilişkisi devam ettiği sürece malın sigortası ve kusursuz hasar ve eskime durumunda tamiri bankanın vazifesi olmalıdır; halbuki mevzuatında böyle değildir. Eğer banka malı müşteriye satmış ise bu takdirde kira almaması gerekir; halbuki uzun süre kira almaktadır.

Murabahaya (finansal desteğe) gelince burada problem (fıkha uygun olmama durumu) daha açık ve kesindir. Mevcut mevzuata göre bu işlem şöyle uygulanır: Müşteri bankaya başvurur, banka müşterinin satın almak istediği malı satan firmaya sipariş formu gönderir, bu formda ‘şu malı, filan kişiye satın, faturayı da ona kesin, bedelini ben ödeyeceğim’ der, firma bunu yapar ve bankaya bilgi verir, banka da ödediği bedele ilave yaparak müşteriyi borçlandırır.

Mevzuatta yazılı olan şekil olduğu gibi uygulandığında bunun caiz olmayacağı açıktır; çünkü müşterinin borcu ödenmekte ve kısa veya uzun vadede fazlasıyla tahsil edilmektedir.

Bu kanun çıktığı zaman katılım bankalarının en büyük işlem kalemi meşru olmaktan çıkıyordu; bir çare arandı ve şer’î danışmanlar tarafından –kanunda olmasa bile- müşteri ile banka arasında sözlü veya yazılı ‘vekalet’ usulü ortaya kondu. Buna göre banka müşteriye ‘malı banka adına satın alması ve sonra bankadan kendine satın alması’ için vekalet verecek, müşteri de böyle hareket edecekti. Bu formül işlemi meşru hale getiriyordu, fakat mevzuatta olmadığı için uygulanması mecburi değildi, ayrıca çalışanların ihmal etmeleri mümkündü.

Defalarca söyledik ve yazdık: ‘Şu katılım bankalarının mevzûatını faizsizlik esasına göre gözden geçirin ve uygun olmayan maddeleri değiştirin, bu cümleden olarak murabaha işleminde –daha önceleri olduğu gibi- çifte fatura uygulamasını getirin, vekil müşteri malı satın alınca bankaya fatura kesilsin, banka satınca da müşteriye fatura kessin, vergi durumunu rekabeti mümkün kılacak şekilde ayarlayın’ dedik, dinleyen ve yapan olmadı.

Biz bu bankaların yaşamasını ve başarılı olmasını gönülden isteriz ve destekleriz, yukarıda özetlediği pürüzlerin de vakit geçirmeden giderilmesini bekliyoruz.

Kaynak

Neova Sigorta Soma’yı Unutmadı

Türkiye’nin ilk ve tek Tekâfül şirketi olan Neova Sigorta, Soma’da yaşanan maden kazası sonrası musibetzede ailelere 1.000.000 TL bağışlama kararı aldı.

Neova Sigorta, salı günü yapmış olduğu yönetim kurulu toplantısında, Soma’da şehit olan madencilerin ailelerine verilmek üzere 1 milyon TL bağış yapma kararı aldı.  Konu hakkında açıklama yapan Neova Sigorta CEO’su Özgür Bülent KOÇ, Neova Sigorta yönetim kurulunun bu elim hadiseden büyük üzüntü duyduğunu belirterek; “Acımız çok büyük, ancak şimdi dayanışma zamanı. Oradaki aileler bizim de ailelerimiz, yetimler bizim de çocuklarımız. Milletimizin geride kalanlara sahip çıkacağından hiç şüphemiz yoktur. Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum” dedi.

Kaynak

Soma Faciası ve Âkile Sigortası

Öncelikle Soma’da yaşadığımız elim facia sebebiyle helal rızıkları peşinde vefat eden madenci kardeşlerimize Rabbimizden rahmet ve merhamet diler, kendilerine hükmî şehadet vermesini niyaz eder, yakınlarına da sabır ve metanet dileriz.

Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Dr. Faruk Beşer tarafından kaleme alınan yazıyı istifadelerinize sunarız.

Soma faciası ve Âkile sigortası

 

Ölenlerin yakınları açısından bir kişinin ölmesiyle iki yüz kişinin ölmesi arasında fark yok. Bir tek kişi ölseydi de yakınları aynı acıyı yaşayacaktı. Hatta 17 Ağustos Depreminde gördük ki, umumi felaketler bazen bireysel acıları hafifletiyor. Ama yakınları ölmeyenler böyle facialar için daha büyük bir ıstıraba dönüşüyor. Üzüldük, acı çektik. Allah gidenlere rahmet eylesin, kalanlara sabır ve tahammül versin. Gayri ne deseniz boş.

Bilmiyoruz ama olayda ihmalin olmadığı söylenemez. İhmal de cezalandırılmalıdır. Fakat ihmal de olsa olup biten bir iş için takdiri ilahi demekten başka bir çaremiz de yok. Takdir demek görevi aksatma ve hak edenlere ceza vermeme anlamına gelmez. Bir iman tazelemesi olur ve Allah’ı düşünerek acının azalmasını sağlar. Takdirdir demenin alternatifi, takdir değildir demektir. Bunun sağladığı hiç bir fayda düşünülemez, aksine zararları vardır.

İşin bir başka tarafı da böyle olayların siyasi istismara dönüşmesidir. Elbette yönetimin de ihmalleri varsa onlar da bedelini ödemelidirler. Ama böyle olayları kuru istismar aracı yapmak da çirkindir, vefat edenlere saygısızlıktır.

Bu olay sebebiyle aklımıza İslam Hukukundaki Âkile Kurumu geldi.

Akile, ‘Dayanışma Grubu’ anlamında bir terim. Âkıle, kişinin beden sağlığına insan ihmali ve taksiri sebebiyle gelebilecek her türlü zararı hem önleyen, hem de kendi grubunun fertlerinden başkalarına böyle bir zarar geldiğinde onu tazmin eden belirli kişilerdir.

Hz. Peygamber zamanında bu grubu kişinin baba tarafından erkek akrabaları oluşturuyordu. Hz. Ömer zamanında ise bu görev her kasabada oluşturulan divanlara/kütük defterlerine yazılanlara devredildi. Yani her divanda kaydı bulunan bireyler kendi aralarında böyle bir dayanışma grubu oluşturdular.

Buradan hareketle Hanefiler meslek gruplarının da birer âkıle olabileceği içtihadına vardılar.

İttifak edilen husus şudur: Bir İslam toplumunda herkesin bir dayanışma grubuna/âkıleye dâhil olma zorunluluğu vardır. Buna göre mesela; işçiler âkılesi, işverenler, tabipler, şoförler, çiftçiler, esnaf vb akileler oluşturulur ve insan ihmali ve hatası, veya şibh-i amd, yani kastın aşılması gibi bir sebeple bireylerin vücut bütünlüğüne gelen her zarar tazmin edilir.

Bir şoförler âkılesi düşündüğümüzde, vaki bir trafik kazasının teknik bilirkişi keşfi yapılır, suç taraflara dağıtılır ve mağdurlar şoförler âkılesinden şoförün suçu oranında tazminat alırlar. Hiçbir kazada, hiçbir mağdurun yakınları, ne yapalım kader buymuş, denilerek terk edilemez. Elbette bu bir kaderdir ama hatanın bedeli de ödenmelidir, bu da bir kaderdir.

Böyle bir düzenleme şoförleri kendi aralarında otokontrol yapmaya da zorlar. Çünkü verecekleri kaza primleri yaralama ve ölüm tazminatları nispetinde artacak ya da azalacaktır. Artık hiçbir şoför diğerinin hatasına göz yumamayacaktır. Böylece, bizim yaptığımız tahmini hesaplara göre, mesela ülkemizde trafik kazaları yüzde onlara kadar düşürülebilir. Kimse de pisipisine ölmez.

Aynı şeyi doktorlar âkılesi için düşündüğümüzde, bir doktorun yapmaması gereken hatalardan ötürü mağdur olan hastalar ya da yakınları tabipler âkılesinden yüklü miktarda tazminat alırlar. Âkıle yönetimi, hata yapan doktoru uyarır, hatası tekerrür ettiğinde gerekirse diplomasını elinden alır. Böylece doktor ihmalinden kaynaklanan hiçbir mağduriyet bedelsiz kalmaz. Oysa ülkemizde her yıl yüzlerce insan doktor hatası sebebiyle ölmektedir.

Bu kurumlar barolar gibi yarı resmi kurumlardır. Devlet sadece kontrolünü sağlar. Hepsinde ortak nokta, zorunlu olmaları ve doğal olarak otokontrol oluşturmalarıdır.

Böyle durumlarda verilecek tazminat/diyet veya erş sembolik miktarlar değildir ve İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sigortasında olduğu gibi sadece pirimle çalışanları değil, insan olan herkesi kapsar. Bu konuda kişinin estetik görünümüne zarar veren yaralamalar bile bazen tam bir diyeti gerektirir. Vücutta çift olarak bulunan organların ikisi tam bir diyeti, biri yarım diyeti gerektirir. Kişinin cinselliğinin ve koku alma gibi bir duyusunun zayi olması tam bir diyeti gerektirir.

Diğer yaralamaların bedeli bilirkişi/hükümet-i adl tarafından vücut bütünlüğüne kıyaslanarak hesaplanır.

Bir tam diyet 1000 dinar altın ya da ona muadil diğer sabit değerlerdir. Bir dinar yaklaşık 4,5 gramdır. Buna göre insan hatasından kaynaklanan her ölüm için yakınlarına 4,5 kg altın ya da karşılığı para verilir. Yani bugün yaklaşık 400 bin TL.

Kısaca bizim hukukumuza göre Soma mağdurları bu tazminatı alırlar, ödemeyi de Maden İşletmecileri Âkılesi, üç yıl içinde, eşit taksitlerle yapar. Böylece kalanların yüreğine bir miktar su serpilmiş olur. Maden İşletmecileri Âkılesi yönetimi de bundan sonra ilgili birimlerde gerekli kontrolü sağlar. Bizce adalet budur.

Kaynak

Hayreddin Hoca’dan Tekâfül Makalesi – 3

İslâmî sigortacılığın kooperatifler vasıtasıyla ‘mütüel-tekâfül’ şeklinde yapılabilmesine ülkemizde mevcut mevzûâtın müsait bulunduğunu bundan önceki yazıda ifade etmiştik.

Şirket, vakıf ve bağımsız sandık (fon) kurarak İslâmî sigortacılık yapabilmek için mevzûatta değişiklik yapılması gerektiğini de kaydettik. Yürürlükte olan mevzûât, bir yandan sigorta şirketlerinin sigorta işleminden başka bir faaliyette bulunmasına izin vermiyor, diğer yandan ‘karşılıklı teberru ve dayanışma’ esasına dayalı sigortanın ancak kooperatifler tarafından yapılabileceğini söylüyor. Halbuki İslâmî sigortanın vakıflar ve şirketler tarafından da yapılabilmesi için bu sınırlamaların kaldırılması gerekiyor; çünkü aşağıda kısaca örneklerini vereceğimiz İslâmî sigorta şekillerinde ‘fonda toplanan para’ ile ticaret ve yatırım yapılabilmesine, bu paranın atıl kalmamasına, fona katılan sigortalıların malik oldukları bu paranın hem nemasını hem de ayrılmak isterlerse bakıyye paralarını alabilme haklarının tanınmasına ihtiyaç vardır.

Vakıf şekli:

Bu maksatla kurulmuş bir vakıf bir sigorta fonu tesisi eder. Sigortalı olmak isteyenler bu fona, yönetmelikte açıklanan kurallara göre teberruda bulunurlar. Bu teberrular vakfın mülkiyetine geçer, ama ‘vakıf malı’ olmaz. Bu sebeple hem bir şirket aracılığı ile nemalandırılabilir, hem de buradan hasarlar ödenir, hatta kalan para sigortaya katılanlara tevzi de edilebilir.

Şirket şekli:

Daha yaygın olan şirket şeklindeki İslâmî sigortacılıkta şirketin iki işlevi vardır: 1. Sigorta fonunda toplanan parayı, mudarabe ortaklığı yoluyla meşru ticaret, yatırım ve üretimde nemalandırır. Bu ortaklığın özelliği, işletmenin bir tarafa, sermayenin diğer tarafa ait olmasıdır. İşletmeden kâr oluşursa şirket, mudârib ortak olarak bundan payını alır. 2. Şirket ya belli bir ücret karşılığında veya parasız/meccâni olarak sigorta fonunu yönetir. Hesapları tutar, taksitleri toplar, hasarları öder, şirket kâr etmiş ise karara göre kârı sigortalıların hesabına geçirir veya dağıtır, sigortadan ayrılmak isteyenlere hesaptaki bakıyelerini öder…

İslâmî sigortada fon, hasarları karşılayamazsa şirketin tamamlama borcu yoktur; çünkü sigorta fonunun sahibi, karşılıklı olarak hasarı ödeme teahhüdünde bulunan şirket değil, sigortalılardır. Bu sebeple ya ödünç para alınıp gelecek yıllarda ödenir veya sigortalılardan ek ödeme talep edilir.

Sigorta şirketlerinin bir üst sigorta ile ‘üst sigorta akdi:reasürans sözleşmesi’ yapmaları da caizdir. Reasürans şirketlerinin de islâmî kurallara göre çalışıyor olması gerekir. Eğer böyle bir reasürans şirketi bulunmazsa bir yandan Müslümanlar bunu gerçekleştirmeye çalışmalı, bir yandan da ihtiyaca binaen mevcut şirketlerle çalışmalı, ama bu reasürans şirketleri meşru/helal olmayan bir kaynaktan ödeme yaparlarsa bunu yoksullara dağıtmalıdır.

İster kooperatif, ister şirket ve fon yoluyla uygulanacak İslâmî sigortacılık gerçekleşirse hem meşru, hem de maddî ve manevi yönlerden daha avantajlı olduğu için büyük ilgi görecek ve ülkeye bereket getirecektir.

Kaynak

Hayreddin Hoca’dan Tekâfül Makalesi – 2

İslâmî sigorta sisteminin temel kuralı, sigortacı ile sigortalının karşılıklı olarak aynı yükümlülük ve garanti çerçevesine dahi olmaları, sigortalı olmak için yatırılan meblağın karşılıklı teberru olması ve sigortayı yönetenlerin primlere malik olmamasıdır.

Bu sistem, ileride biraz detay bilgiler de vereceğim dört kuruluş ile gerçekleşmektedir: Şirket, sandık, vakıf ve kooperatif. Aşağıda, Sayın Yusuf Üstün’ün makalesinden alarak verdiğim bilgilerden anlaşılan odur ki, mevcut mevzuata göre ülkemizde ancak ‘kooperatif’ ile İslami sigortacılık yapılabilecektir. Şirket, sandık ve vakıf yoluyla islamî sigortacılık yapabilmek için kanun çıkarmak ve mevcut ilgili kanunlarda değişiklik yapmak gerekmektedir.

Mevcut yasal düzenlemelerin uygunluğu:

Ülkemizde sigortacılık faaliyetleri yakın bir zamana kadar ancak anonim şirket şeklinde kurulacak sermaye şirketlerince yapılabilir iken, 2007 yılında yürürlüğe giren 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu ile bu şirket türüne kooperatifler de ilave edilmiştir. Bu ilave sigortacılık mevzuatımızın aynı zamanda AB müktesebatına uyum sürecinin bir gereği olarak da karşımıza çıkmıştır.

5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun ‘Sigorta şirketlerinin ve reasürans şirketlerinin kuruluşu’ başlıklı 3’üncü maddesinde;

‘MADDE 3 – (1) Türkiye’de faaliyet gösterecek sigorta şirketleri ile reasürans şirketlerinin anonim şirket veya kooperatif şeklinde kurulmuş olması şarttır. Sigorta şirketleri ve reasürans şirketleri, sigortacılık işlemleri ve bunlarla doğrudan bağlantısı bulunan işler dışında başka işle iştigal edemez.

(3) Üyeleri dışındaki kişilerle sigorta sözleşmesi yapmayan kooperatif şeklinde kurulan sigorta şirketleri ve reasürans şirketlerinin;

a) Mütüel (karşılıklı) sigortacılık yapması,

b) Ortak sayısının ikiyüzden az olmaması,

c) Yöneticilerine herhangi bir ayrıcalık vermemesi, zorunludur.’

denilmektedir.

Ayrıca, 2011 yılında yürürlüğe giren 6102 sayılı Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun ‘Karşılıklı sigorta’ başlıklı 1402’nci maddesinde;

‘(1) Birden çok kişinin birleşerek, içlerinden herhangi birinin, belli bir rizikonun gerçekleşmesi durumunda doğacak zararlarını tazmin etmeyi borçlanmaları karşılıklı sigortadır. Karşılıklı sigorta faaliyeti ancak kooperatif şirket şeklinde yürütülebilir. ‘

denilmekte ve ‘mütüel sigortacılık, karşılıklı sigortacılık, kooperatif sigortacılığı veya tekafül’ olarak adlandırılabilecek sigortacılık faaliyetlerinin ancak kooperatif model ile yapılabileceği sonucu ortaya çıkmaktadır.

Kaldı ki, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun henüz ilk maddesinde kooperatif tarif edilirken;

‘Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir.’

denilmekte ve bir kooperatif organizasyonunun olmazsa olmazı ‘karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve kefalet’ vurgusu bir daha karşımıza çıkmaktadır.

Gelecek yazılarda diğer islâmî sigorta şekilleri ve kuruluşları hakkında bilgi verip hükümetten hukuki altyapıyı oluşturması talebinde bulunacağım. Ancak yukarıda verilen bilgilerden hareketle uygun kooperatiflerin hiç vakit kaybetmeden ‘mütüel sigorta (tekâfül)’ faaliyetini başlatmalarını hararetle tavsiye ediyor ve bekliyorum.

Kaynak

Hayreddin Hoca’dan Tekâfül Makalesi – 1

Ünlü ilahiyatçı-yazar Prof. Dr. Hayreddin Karaman Yeni Şafak gazetesindeki sütununda Tekâfül ve kooperatif sigortacılık mevzularında bir makale kaleme aldı. Bu mevzudaki makalelerinin devamının da geleceğini belirten Karaman’ın yazısını istifadenize sunuyoruz.

‘Mal canın yongasıdır’ derler; doğru sözdür; bu yüzden olmalıdır ki, canı korumayı ilke edinen İslam, diğer bazı değerler yanında, helal yoldan kazanılmış ve üzerine yüklenen zekat, vergi, karz-ı hasen gibi borçları da ödenmiş malı korumayı maksatlardan biri kılmıştır.

Malın çeşitlerine göre kayıp ve zarara uğrama ihtimalleri değişik olmakla beraber üründen haneye kadar her malın zarara uğraması veya tamamen kaybedilmesi riski vardır. Böyle bir zarar gerçekleştiğinde maruz kalanın altından kalkması, daha önce alıştığı meşru hayatı devam ettirmesi mümkün olmayabilir. İşte bu yüzden milattan önceki iki binli yıllardan beri insanlar, mal kaybı riskine karşı tedbirler düşünmüşler, sigorta da bunlardan bir olarak ortaya çıkmıştır.

Özellikle kapitalist düşünce ‘sinekten yağ çıkarma’ peşinde olduğu için insanların bu hassasiyet ve ihtiyaçlarını da kazanca çevirmenin yolunu bulmuş ve dünyada yaygın olan ‘ticari veya primli sigorta’ şeklini icad etmiştir. Bu şekil sigortayı genellikle şirketler yürütür, malını sigorta ettirmek isteyenden yıllık prim tahsil eder, bu primler sigorta şirketinin malı olur, prim ödeyen sigortalıya da, sigorta konusu malı zarara uğrarsa onu telafi etmeyi taahhüt eder. İhtimal gerçekleşmezse sigortalının parası yanar, sigortacı -reassürans şirketleri vasıtasıyla işi garantiye aldığı için- hemen daima kazanır ve bu zincir böylece devam eder gider.

İslam bu ihtiyacın bir kazanç vasıtası olmasına razı olmamış, karşılıklı yardımlaşma ve teberru (bağış) yoluyla ihtiyacın karşılanmasını tercih etmiştir.

Peki bu karşılıklı yardımlaşma (tekâfül) nasıl ve hangi kurum ve kuruluşlar aracılığı ile gerçekleşecek?

Binlerce karşılıklı sigortalıdan teberruları toplayacak, koruyacak, zararları ödeyecek, toplanan yetmezse ek kaynak temin edecek, artarsa verenlere iade edecek, uygulamalardan biri olarak toplanan paraları helal getirisi olan işlerde nemalandıracak… kurum ve kuruluşlara ihtiyaç olacağı aşikârdır.

Bu ihtiyaca cevap vermek üzere şirketler, vakıflar ve kooperatiflerden söz edilmiş ve bunların bir kısmı İslam dünyasında uygulanmaya başlamıştır.

Bu yazıda Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Başmüfettişi Sayın Yusuf Üstün’ün bir çalışmasından da yararlanarak kooperatif (mütüel, karşılıklı) sigorta çeşidini özetleyeceğim, sonraki yazılarda da diğer çeşitlerden söz edeceğim.

Sayın Üstün diyor ki:

‘Ülke ekonomimizin kendi kaynaklarımızla büyüyebilmesi açısından kooperatif model ülkemize büyük bir fırsat sunmaktadır.

Yabancı yatırımcıların 2005’lerden beri Türk sigorta sektöründeki payını artırdıkları gözlenmektedir. 2005 yılında sektörde yüzde 25 paya sahip yabancı sermayeli sigorta şirketlerinin, bugün toplam prim üretimindeki payları yüzde 60’ların; ödenmiş sermaye içindeki payları ise yüzde 70’lerin üzerine çıkmıştır. Resmi rakamlara yansımamakla birlikte, ülkemiz sigorta sektöründe yabancı sermaye ağırlığı %96,8 düzeylerine çıkmış bulunmaktadır.

Öte yandan, 2012 yılı itibariyle Türkiye’deki 35 hayat dışı sigorta şirketinden 28’inin ve 23 hayat ve emeklilik şirketinden 16’sının yabancı ortaklı olduğu görülmektedir.

Sermaye şirketleriyle kooperatif şirket arasındaki en önemli farklardan bir tanesi, kooperatifin değişir ortaklı değişir sermayeli bir yapı olması, ortağın sermayesinin ne kadar çok olursa olsun bir oy hakkına sahip olmasıdır. Dolayısıyla tamamen milli kaynaklarla kurulan bir kooperatif sigorta şirketinin, diğer sermaye şirketi şeklinde organize edilen sigorta şirketlerinde son dönemde olduğu gibi bir yabancı fon tarafından satın alınması mümkün değildir. Çünkü tamamen kâr amacıyla hareket eden bu fonların yönetiminde hiçbir söz sahibi olmayacağı ya da her ortak gibi yalnızca bir oy hakkına sahip olacağı böyle bir yapıya, kâr gailesiyle ‘sermaye bağlaması’ pek de iktisadi görülmemektedir.

Öte yandan, sermaye şirketi şeklinde kurulacak bir sigorta şirketinin mevcut mevzuat hükümlerine göre en az 11 milyon TL’lik bir kuruluş sermayesi ve ilave kuruluş masraflarına (takriben 1 milyon TL) ihtiyaç bulunmaktadır. Oysa, kooperatif şeklinde kurulacak bir sigorta şirketi için en az 200 ortak yeterlidir. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 3’üncü ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 19’uncu maddeleri dikkate alındığında bu demektir ki (200 ortak x 100 TL=) 20.000 TL’lik bir kuruluş sermayesi ve ilave kuruluş masraflarıyla bir tekafül sigorta kooperatifi kurulabilecektir.’

(Devam edeceğim).

Kaynak

9’uncu Dünya Tekâfül Konferansı Dubai’de Yapılacak

Bu sene 9’uncusu düzenlenecek olan Dünya Tekâfül Konferansı 14-15 Nisan 2014 tarihlerinde Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai şehrinde Dusit Thani Dubai otelinde gerçekleştirilecek. Teferrualı bilgi için aşağıdaki internet adresinden istifade edebilirsiniz.

9th World Takaful Conference