Katılım Sigortacılığı Nedir? Fıkhî hükmü nasıldır?

Katılım sigortacılığı (İslâmî sigortacılık) nedir?

Değerli kardeşimiz,

2017 Aralık ayında yürürlüğe giren katılım sigortacılığı ile ilgili yönetmelik uzun zamandan beri beklenen bir mevzuat boşluğunu kısmen doldurdu; artık mevzuatlı olarak katılım sigortacılığı yapmanın kapısı açılmış oldu.

Ülkemizde adı katılım sigortacılığı olan faaliyetin diğer yaygın isimleri ‘üyelik’ ve ‘takâfül’ sigortacılığıdır. Fıkha dayandığı için “İslâmî sigortacılık” ifadesi de kullanılmaktadır.

Bu sigortacılığın esası veya kısaca açıklaması şudur:

Fıkıhta “şartlı bağış” konusu tartışılmıştır. “Bana şu elbiseyi bağışlaman şartıyla sana şu kitabı bağışlıyorum” şeklindeki bir teklifi karşı taraf kabul ederse “ivaz (bedel) şartlı hibe” gerçekleşmiş olur. Bağışlanan şeyler belli olmak şartıyla bu akdin sahih olduğunda dört mezhebin ittifakı vardır; ihtilaf “bunun bağış mı, satım akdi mi, başı bağış sonu satım akdi mi olduğu” konusunda ve bağışlanan şeyde belirsizlik varsa akdin sahih olup olmadığı konusundadır.

Tekâfül sigortası, “karşılık şartı ile bağış” esasına dayandığı için “bağışlananda belirsizlik olsa bile akit sahihtir” diyen Mâlikî mezhebi tercih edilerek caiz görülmüş ve uygulamaya konulmuştur.

Benim yorumuma göre bu sigorta şeklinde bağışlanan şey, bağışlama gerçekleşirken “belirsiz (meçhul)” değildir. Sisteme katılanlar, sistemi yönetenlere, mesela trafik kazasında hasar oluştuğunda, hasarı karşılayacak miktarda paranın verilmesine vekalet vermektedirler. Vekil yönetici de “ödeme sırasında belli olan hasarın bedelini” şartlı hibe olarak ödemektedir.

Bütün dünyada yaygın olan ticari (primli) sigortacılıkta sigorta şirketi,sigorta konusu olan riski karşılama taahhüdü karşılığında prim alır ve bu prime sahip olur. Belli süre içinde risk gerçekleşmezse primin tamamı, gerçekleşirse bakiyesi şirketin olur veya şirket primden fazlasını öder. Ayrıca bu şirketler topladıkları fonları helâl-haram farkı gözetmeden kullanırlar, kendileri için paradan para kazanırlar.

Tekafül sigortacılığında sigortaya katılanlar, toplanan fonun sahibi olurlar, şirketi veya kooperatifi yönetenler onların vekili sayılırlar ve hizmetlerine karşılık vekâlet ücreti alırlar. Toplanan fon İslâmî kurallara göre yönetilir ve nemalandırılır, kazanılan para da sigortaya katılanların olur. Şarta uygun ödemelerden artan para sigortalıların hesaplarına yazılır ve çekilmek isteyenler kalan paralarını alarak çekilirler.

Şimdi ülkemizde yaşayan ve İslâmî hassasiyeti olan (haram-helâl ayrımı yapan) Müslümanlar için ticari sigortacılara başvurma zarureti ortadan kalkmıştır. Katılım sigortacılığı yerleşinceye kadar diğer sigortacılara, aynı esaslara göre sigorta yapmak üzere pencere açma izni üç yıllığına verilmiştir, üç yıl sonra bu da sona erecektir.

Dünyada gittikçe itibar gören ve yayılan tekâfül sigortacılığının ülkemizde iki eksiği var:

1. Müslümanlar hâlâ bu sisteme yeterli desteği vermiyorlar, bu yüzden sistem gelişip genişleyemiyor.

2. Diğer sigortacılıkta olduğu gibi katılım sigortacılığında da re-tekâfüle (reassurance) ihtiyaç vardır. Ülkemizde İslâmî reasürans/re-tekâfül şirketi/kuruluşu mevcut değildir, yurt dışında da yeterli sayıda yoktur. Himmet ve dînî gayret sahibi sermayedarların bir araya gelerek vakit geçirmeden re-tekâfül kuruluşunu gerçekleştirmeleri farz-ı kifâyedir.

Şeriatın uygulanmasını isteyenler işe kendilerinden başlamadıkça hem başarılı olamazlar, hem de talebin samimiyeti tartışılır.

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet sitesinden alınmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz.

Hayreddin Hoca’dan Mevzuat Eleştirisi

Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hoca tarafından kaleme alınan ve mevcut katılım bankaları mevzuatına eleştiriler getiren makaleyi aşağıda istifadelerinize sunuyoruz.

Katılım bankaları mevzuatı problemli

Türkiye’deki katılım bankaları (başka yerlerdeki adı faizsiz banka, islamî banka) asıl kazancını üç işlem ile sağlıyor: Murabaha, müşâreke ve leasing.

Bu üç işlem içinden en fazla (yüzde doksanın üstünde) uygulananı ise ‘finansal destek adıyla’ murabahadır. Müşâreke bankanın ve müşterinin sermaye koyarak yaptıkları ortak işleri, leasing ise bankanın satın aldığı bir malı veya hizmeti (mesela kiraladığı bir şeyi) müşteriye, belli bir süre sonunda malik olmasını sağlayacak şekilde kiraya vermesini ifade etmektedir.

Katılım bankalarının verdiği kredi kartı, bu bankaların özelliği sebebiyle ‘kredi kartı’ değil, ‘vekalet ve kefalet kartı’ olmalıdır. Kart hamili bankanın vekili olarak satın aldığı malı bankadan satın almalı, banka malın alındığından haberdar olunca mesaj yoluyla müşteriye peşin veya vadeli satmalıdır. Mevzuatta bu kartların böyle düzenlenmesi gerekir.

Daha ziyade problemli olan iki işlem murabaha ile leasingdir.

Mevcut mevzuata göre leasing ne alıp satmaya ne de kiralamaya uyuyor. Banka malı satın alıp kiraya veriyorsa, kira ilişkisi devam ettiği sürece malın sigortası ve kusursuz hasar ve eskime durumunda tamiri bankanın vazifesi olmalıdır; halbuki mevzuatında böyle değildir. Eğer banka malı müşteriye satmış ise bu takdirde kira almaması gerekir; halbuki uzun süre kira almaktadır.

Murabahaya (finansal desteğe) gelince burada problem (fıkha uygun olmama durumu) daha açık ve kesindir. Mevcut mevzuata göre bu işlem şöyle uygulanır: Müşteri bankaya başvurur, banka müşterinin satın almak istediği malı satan firmaya sipariş formu gönderir, bu formda ‘şu malı, filan kişiye satın, faturayı da ona kesin, bedelini ben ödeyeceğim’ der, firma bunu yapar ve bankaya bilgi verir, banka da ödediği bedele ilave yaparak müşteriyi borçlandırır.

Mevzuatta yazılı olan şekil olduğu gibi uygulandığında bunun caiz olmayacağı açıktır; çünkü müşterinin borcu ödenmekte ve kısa veya uzun vadede fazlasıyla tahsil edilmektedir.

Bu kanun çıktığı zaman katılım bankalarının en büyük işlem kalemi meşru olmaktan çıkıyordu; bir çare arandı ve şer’î danışmanlar tarafından –kanunda olmasa bile- müşteri ile banka arasında sözlü veya yazılı ‘vekalet’ usulü ortaya kondu. Buna göre banka müşteriye ‘malı banka adına satın alması ve sonra bankadan kendine satın alması’ için vekalet verecek, müşteri de böyle hareket edecekti. Bu formül işlemi meşru hale getiriyordu, fakat mevzuatta olmadığı için uygulanması mecburi değildi, ayrıca çalışanların ihmal etmeleri mümkündü.

Defalarca söyledik ve yazdık: ‘Şu katılım bankalarının mevzûatını faizsizlik esasına göre gözden geçirin ve uygun olmayan maddeleri değiştirin, bu cümleden olarak murabaha işleminde –daha önceleri olduğu gibi- çifte fatura uygulamasını getirin, vekil müşteri malı satın alınca bankaya fatura kesilsin, banka satınca da müşteriye fatura kessin, vergi durumunu rekabeti mümkün kılacak şekilde ayarlayın’ dedik, dinleyen ve yapan olmadı.

Biz bu bankaların yaşamasını ve başarılı olmasını gönülden isteriz ve destekleriz, yukarıda özetlediği pürüzlerin de vakit geçirmeden giderilmesini bekliyoruz.

Kaynak

Hayreddin Hoca’dan Tekâfül Makalesi – 3

İslâmî sigortacılığın kooperatifler vasıtasıyla ‘mütüel-tekâfül’ şeklinde yapılabilmesine ülkemizde mevcut mevzûâtın müsait bulunduğunu bundan önceki yazıda ifade etmiştik.

Şirket, vakıf ve bağımsız sandık (fon) kurarak İslâmî sigortacılık yapabilmek için mevzûatta değişiklik yapılması gerektiğini de kaydettik. Yürürlükte olan mevzûât, bir yandan sigorta şirketlerinin sigorta işleminden başka bir faaliyette bulunmasına izin vermiyor, diğer yandan ‘karşılıklı teberru ve dayanışma’ esasına dayalı sigortanın ancak kooperatifler tarafından yapılabileceğini söylüyor. Halbuki İslâmî sigortanın vakıflar ve şirketler tarafından da yapılabilmesi için bu sınırlamaların kaldırılması gerekiyor; çünkü aşağıda kısaca örneklerini vereceğimiz İslâmî sigorta şekillerinde ‘fonda toplanan para’ ile ticaret ve yatırım yapılabilmesine, bu paranın atıl kalmamasına, fona katılan sigortalıların malik oldukları bu paranın hem nemasını hem de ayrılmak isterlerse bakıyye paralarını alabilme haklarının tanınmasına ihtiyaç vardır.

Vakıf şekli:

Bu maksatla kurulmuş bir vakıf bir sigorta fonu tesisi eder. Sigortalı olmak isteyenler bu fona, yönetmelikte açıklanan kurallara göre teberruda bulunurlar. Bu teberrular vakfın mülkiyetine geçer, ama ‘vakıf malı’ olmaz. Bu sebeple hem bir şirket aracılığı ile nemalandırılabilir, hem de buradan hasarlar ödenir, hatta kalan para sigortaya katılanlara tevzi de edilebilir.

Şirket şekli:

Daha yaygın olan şirket şeklindeki İslâmî sigortacılıkta şirketin iki işlevi vardır: 1. Sigorta fonunda toplanan parayı, mudarabe ortaklığı yoluyla meşru ticaret, yatırım ve üretimde nemalandırır. Bu ortaklığın özelliği, işletmenin bir tarafa, sermayenin diğer tarafa ait olmasıdır. İşletmeden kâr oluşursa şirket, mudârib ortak olarak bundan payını alır. 2. Şirket ya belli bir ücret karşılığında veya parasız/meccâni olarak sigorta fonunu yönetir. Hesapları tutar, taksitleri toplar, hasarları öder, şirket kâr etmiş ise karara göre kârı sigortalıların hesabına geçirir veya dağıtır, sigortadan ayrılmak isteyenlere hesaptaki bakıyelerini öder…

İslâmî sigortada fon, hasarları karşılayamazsa şirketin tamamlama borcu yoktur; çünkü sigorta fonunun sahibi, karşılıklı olarak hasarı ödeme teahhüdünde bulunan şirket değil, sigortalılardır. Bu sebeple ya ödünç para alınıp gelecek yıllarda ödenir veya sigortalılardan ek ödeme talep edilir.

Sigorta şirketlerinin bir üst sigorta ile ‘üst sigorta akdi:reasürans sözleşmesi’ yapmaları da caizdir. Reasürans şirketlerinin de islâmî kurallara göre çalışıyor olması gerekir. Eğer böyle bir reasürans şirketi bulunmazsa bir yandan Müslümanlar bunu gerçekleştirmeye çalışmalı, bir yandan da ihtiyaca binaen mevcut şirketlerle çalışmalı, ama bu reasürans şirketleri meşru/helal olmayan bir kaynaktan ödeme yaparlarsa bunu yoksullara dağıtmalıdır.

İster kooperatif, ister şirket ve fon yoluyla uygulanacak İslâmî sigortacılık gerçekleşirse hem meşru, hem de maddî ve manevi yönlerden daha avantajlı olduğu için büyük ilgi görecek ve ülkeye bereket getirecektir.

Kaynak

Hayreddin Hoca’dan Tekâfül Makalesi – 2

İslâmî sigorta sisteminin temel kuralı, sigortacı ile sigortalının karşılıklı olarak aynı yükümlülük ve garanti çerçevesine dahi olmaları, sigortalı olmak için yatırılan meblağın karşılıklı teberru olması ve sigortayı yönetenlerin primlere malik olmamasıdır.

Bu sistem, ileride biraz detay bilgiler de vereceğim dört kuruluş ile gerçekleşmektedir: Şirket, sandık, vakıf ve kooperatif. Aşağıda, Sayın Yusuf Üstün’ün makalesinden alarak verdiğim bilgilerden anlaşılan odur ki, mevcut mevzuata göre ülkemizde ancak ‘kooperatif’ ile İslami sigortacılık yapılabilecektir. Şirket, sandık ve vakıf yoluyla islamî sigortacılık yapabilmek için kanun çıkarmak ve mevcut ilgili kanunlarda değişiklik yapmak gerekmektedir.

Mevcut yasal düzenlemelerin uygunluğu:

Ülkemizde sigortacılık faaliyetleri yakın bir zamana kadar ancak anonim şirket şeklinde kurulacak sermaye şirketlerince yapılabilir iken, 2007 yılında yürürlüğe giren 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu ile bu şirket türüne kooperatifler de ilave edilmiştir. Bu ilave sigortacılık mevzuatımızın aynı zamanda AB müktesebatına uyum sürecinin bir gereği olarak da karşımıza çıkmıştır.

5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun ‘Sigorta şirketlerinin ve reasürans şirketlerinin kuruluşu’ başlıklı 3’üncü maddesinde;

‘MADDE 3 – (1) Türkiye’de faaliyet gösterecek sigorta şirketleri ile reasürans şirketlerinin anonim şirket veya kooperatif şeklinde kurulmuş olması şarttır. Sigorta şirketleri ve reasürans şirketleri, sigortacılık işlemleri ve bunlarla doğrudan bağlantısı bulunan işler dışında başka işle iştigal edemez.

(3) Üyeleri dışındaki kişilerle sigorta sözleşmesi yapmayan kooperatif şeklinde kurulan sigorta şirketleri ve reasürans şirketlerinin;

a) Mütüel (karşılıklı) sigortacılık yapması,

b) Ortak sayısının ikiyüzden az olmaması,

c) Yöneticilerine herhangi bir ayrıcalık vermemesi, zorunludur.’

denilmektedir.

Ayrıca, 2011 yılında yürürlüğe giren 6102 sayılı Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun ‘Karşılıklı sigorta’ başlıklı 1402’nci maddesinde;

‘(1) Birden çok kişinin birleşerek, içlerinden herhangi birinin, belli bir rizikonun gerçekleşmesi durumunda doğacak zararlarını tazmin etmeyi borçlanmaları karşılıklı sigortadır. Karşılıklı sigorta faaliyeti ancak kooperatif şirket şeklinde yürütülebilir. ‘

denilmekte ve ‘mütüel sigortacılık, karşılıklı sigortacılık, kooperatif sigortacılığı veya tekafül’ olarak adlandırılabilecek sigortacılık faaliyetlerinin ancak kooperatif model ile yapılabileceği sonucu ortaya çıkmaktadır.

Kaldı ki, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun henüz ilk maddesinde kooperatif tarif edilirken;

‘Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir.’

denilmekte ve bir kooperatif organizasyonunun olmazsa olmazı ‘karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve kefalet’ vurgusu bir daha karşımıza çıkmaktadır.

Gelecek yazılarda diğer islâmî sigorta şekilleri ve kuruluşları hakkında bilgi verip hükümetten hukuki altyapıyı oluşturması talebinde bulunacağım. Ancak yukarıda verilen bilgilerden hareketle uygun kooperatiflerin hiç vakit kaybetmeden ‘mütüel sigorta (tekâfül)’ faaliyetini başlatmalarını hararetle tavsiye ediyor ve bekliyorum.

Kaynak

Hayreddin Hoca’dan Tekâfül Makalesi – 1

Ünlü ilahiyatçı-yazar Prof. Dr. Hayreddin Karaman Yeni Şafak gazetesindeki sütununda Tekâfül ve kooperatif sigortacılık mevzularında bir makale kaleme aldı. Bu mevzudaki makalelerinin devamının da geleceğini belirten Karaman’ın yazısını istifadenize sunuyoruz.

‘Mal canın yongasıdır’ derler; doğru sözdür; bu yüzden olmalıdır ki, canı korumayı ilke edinen İslam, diğer bazı değerler yanında, helal yoldan kazanılmış ve üzerine yüklenen zekat, vergi, karz-ı hasen gibi borçları da ödenmiş malı korumayı maksatlardan biri kılmıştır.

Malın çeşitlerine göre kayıp ve zarara uğrama ihtimalleri değişik olmakla beraber üründen haneye kadar her malın zarara uğraması veya tamamen kaybedilmesi riski vardır. Böyle bir zarar gerçekleştiğinde maruz kalanın altından kalkması, daha önce alıştığı meşru hayatı devam ettirmesi mümkün olmayabilir. İşte bu yüzden milattan önceki iki binli yıllardan beri insanlar, mal kaybı riskine karşı tedbirler düşünmüşler, sigorta da bunlardan bir olarak ortaya çıkmıştır.

Özellikle kapitalist düşünce ‘sinekten yağ çıkarma’ peşinde olduğu için insanların bu hassasiyet ve ihtiyaçlarını da kazanca çevirmenin yolunu bulmuş ve dünyada yaygın olan ‘ticari veya primli sigorta’ şeklini icad etmiştir. Bu şekil sigortayı genellikle şirketler yürütür, malını sigorta ettirmek isteyenden yıllık prim tahsil eder, bu primler sigorta şirketinin malı olur, prim ödeyen sigortalıya da, sigorta konusu malı zarara uğrarsa onu telafi etmeyi taahhüt eder. İhtimal gerçekleşmezse sigortalının parası yanar, sigortacı -reassürans şirketleri vasıtasıyla işi garantiye aldığı için- hemen daima kazanır ve bu zincir böylece devam eder gider.

İslam bu ihtiyacın bir kazanç vasıtası olmasına razı olmamış, karşılıklı yardımlaşma ve teberru (bağış) yoluyla ihtiyacın karşılanmasını tercih etmiştir.

Peki bu karşılıklı yardımlaşma (tekâfül) nasıl ve hangi kurum ve kuruluşlar aracılığı ile gerçekleşecek?

Binlerce karşılıklı sigortalıdan teberruları toplayacak, koruyacak, zararları ödeyecek, toplanan yetmezse ek kaynak temin edecek, artarsa verenlere iade edecek, uygulamalardan biri olarak toplanan paraları helal getirisi olan işlerde nemalandıracak… kurum ve kuruluşlara ihtiyaç olacağı aşikârdır.

Bu ihtiyaca cevap vermek üzere şirketler, vakıflar ve kooperatiflerden söz edilmiş ve bunların bir kısmı İslam dünyasında uygulanmaya başlamıştır.

Bu yazıda Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Başmüfettişi Sayın Yusuf Üstün’ün bir çalışmasından da yararlanarak kooperatif (mütüel, karşılıklı) sigorta çeşidini özetleyeceğim, sonraki yazılarda da diğer çeşitlerden söz edeceğim.

Sayın Üstün diyor ki:

‘Ülke ekonomimizin kendi kaynaklarımızla büyüyebilmesi açısından kooperatif model ülkemize büyük bir fırsat sunmaktadır.

Yabancı yatırımcıların 2005’lerden beri Türk sigorta sektöründeki payını artırdıkları gözlenmektedir. 2005 yılında sektörde yüzde 25 paya sahip yabancı sermayeli sigorta şirketlerinin, bugün toplam prim üretimindeki payları yüzde 60’ların; ödenmiş sermaye içindeki payları ise yüzde 70’lerin üzerine çıkmıştır. Resmi rakamlara yansımamakla birlikte, ülkemiz sigorta sektöründe yabancı sermaye ağırlığı %96,8 düzeylerine çıkmış bulunmaktadır.

Öte yandan, 2012 yılı itibariyle Türkiye’deki 35 hayat dışı sigorta şirketinden 28’inin ve 23 hayat ve emeklilik şirketinden 16’sının yabancı ortaklı olduğu görülmektedir.

Sermaye şirketleriyle kooperatif şirket arasındaki en önemli farklardan bir tanesi, kooperatifin değişir ortaklı değişir sermayeli bir yapı olması, ortağın sermayesinin ne kadar çok olursa olsun bir oy hakkına sahip olmasıdır. Dolayısıyla tamamen milli kaynaklarla kurulan bir kooperatif sigorta şirketinin, diğer sermaye şirketi şeklinde organize edilen sigorta şirketlerinde son dönemde olduğu gibi bir yabancı fon tarafından satın alınması mümkün değildir. Çünkü tamamen kâr amacıyla hareket eden bu fonların yönetiminde hiçbir söz sahibi olmayacağı ya da her ortak gibi yalnızca bir oy hakkına sahip olacağı böyle bir yapıya, kâr gailesiyle ‘sermaye bağlaması’ pek de iktisadi görülmemektedir.

Öte yandan, sermaye şirketi şeklinde kurulacak bir sigorta şirketinin mevcut mevzuat hükümlerine göre en az 11 milyon TL’lik bir kuruluş sermayesi ve ilave kuruluş masraflarına (takriben 1 milyon TL) ihtiyaç bulunmaktadır. Oysa, kooperatif şeklinde kurulacak bir sigorta şirketi için en az 200 ortak yeterlidir. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 3’üncü ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 19’uncu maddeleri dikkate alındığında bu demektir ki (200 ortak x 100 TL=) 20.000 TL’lik bir kuruluş sermayesi ve ilave kuruluş masraflarıyla bir tekafül sigorta kooperatifi kurulabilecektir.’

(Devam edeceğim).

Kaynak

Sukuk Ne Kadar İslâmi: Hayreddin Karaman Hoca Değerlendirdi

İngiltere Müslüman olmayan ülkeler arasında ilk ‘faizsiz veya İslami bono’ çıkaran ülke olacakmış. Bu haberi veren kaynaklara bakılırsa çıkarılacak olan bu enstrümanın İslamîliği bir yana adında bile anlaşma yoktur. ‘Sukuk, tahvil ve bono’ ifadeleri kullanılmaktadır. Haberin devamındaki açıklama da şöyledir:’İslami finans sektörünün hacminin 2 trilyon dolara yaklaştığı belirtiliyor. Sukuk adı verilen İslami mali ürünlerin farkı, İslam’daki faiz yasağına göre şekillenmeleri olarak niteleniyor. Borç alışverişinden çok yatırım olarak tanımlanıyorlar. Genelde ilk ödeme Müslüman bir yatırımcıdan bu örnekte İngiliz hükümetine yapılıyor. Borç vermek değil de, bir varlığa yatırım gibi görülüyor. Yatırımcı da kazancını faiz olarak değil, kâr payı ya da kira olarak alıyor. İngiltere hükümetinin satacağı tahvillerde yatırım büyük ihtimalle gayrimenkullere yapılmış olacak’.

Değerlendirmeye isimden başlayalım:

Eğer yatırımcı faizle borç vermiyorsa bu enstrümana ‘bono veya tahvil’ denmesi uygun değildir; çünkü bu iki kâğıt genellikle faizli işlemlere aittir.

Eğer hem şekil, hem de maksat yönlerinden İslam fıkhına uygun bir ‘helal kazanca, gelire, tabii aynı zamanda zarara ortaklık’ söz konusu ise ‘hisse senedi’, bir malı satın alıp kiraya verme mahiyetinde bir yatırım ise ‘sukuk’ terimleri uygundur.

Son zamanlarda çokça adı anılır hale gelen sukukun normal uygulaması mesela şöyle olmalıdır: Bir şirket kurulur, bu şirket helal gelir getiren malları satın alır, belli meblağlara karşılık gelecek şekilde bölerek bir çeşit sened çıkarır, bunları satar (yani senedin ki, bu işlemde adı sukuktur) mukabili olan malı, sukuku satın alana satmış olur. Bu sukuka sahip olan gelirini alır. İstediği zaman sukuku bir başkasına satabilir. Kiraya verilen bir gemiyi, oteli, otobüsü, dükkanı, evi satın alıp kirasından istifade etmekle bu işlem arasında mahiyet ve hüküm farkı yoktur.

Ancak gittikçe yaygınlaşan sukuk uygulaması böyle cereyan etmiyor. Daha çok şu şekilde yapılıyor: Sıcak paraya, para olarak sermayeye ihtiyacı olan bir kuruluş, malı devamlı ve kesin olarak elden çıkarmaksızın ihtiyacını karşılamak için ‘belli bir süre sonra geri satın alma taahhüdü ile satıyor, satın alan şirketten kiralıyor, şirket sukuk çıkarıyor, sukuku alanlar belli bir süre (mesela dört yıl) kira geliri alıyorlar, dört yıl sonra sukuk şirkete geri satılıyor, şirket de malı ilk sahibine satıyor.

Asırlarca önce insanların açık ve kesin faizli işleme mecbur olmalarını engellemek ve şeklen de olsa meşru bir işlem ile ihtiyacı karşılamak için bir kısım fukaha bu şekli caiz görmüş, adına da ‘elby’u bi’l-istiğlâl’ demişlerdir. İşlem Mecelle’de de yerini almıştır.

Tekrar ediyorum, bu işlemde maksat malı satmak değil, geçici bir süre satar gibi yaparak ve geri kiralayarak para elde etmek, daha sonra malı geri almaktır. Caiz görülme gerekçesi de başka şekilde ihtiyacın karşılanması mümkün olmadığı veya tarafların işine gelmediği için, buna izin verilmediğinde apaçık faize düşme tehlikesini önlemektir.

Bu işlemi ‘İslamî bir alternatif’ olarak sunmayı uygun görmüyorum. Bugün de bu işleme cevaz verenlerin gerekçesi: a)’hem şekli hem de maksadı itibariyle İslamî olan’ işlemlere, Körfez’in sözde Müslüman para babalarının yanaşmamaları, ‘zarar ihtimali bulunmayan, hatta kârı bile önceden belli olan yatırımlara iltifat etmeleri, b) dara düşmüş ticari kuruluşların apaçık faize düşmeden ihtiyaçlarını karşılama imkanına kavuşturulmasıdır.

Şekil şartının şöyle veya böyle yerine getirilmesi dünyaya İslâmî olanı sunmak için yeterli değildir. İslam’ın istediği namuslu tüccar, namuslu sanayici, namuslu ortak, kanaatkâr sermayedar, kâr ve zararın adil paylaşımı ve emeğin hakkının verilmesidir.

İdeal olanın gerçekleşeme-mesinin vebalini yalnız bir tarafa atmak da haksızlıktır; bütün tarafların vebali ve kusuru vardır, bunun da baş sebebi iman za’fı ve ahlak eğitimi eksikliğidir.

Kaynak

Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hoca Tekâfül’ü Yazdı

Türkiye’nin önde gelen İlahiyatçılarından olan Prof. Dr. Hayreddin Karaman hoca, İslâmî sigorta sistemi olan Tekâfül hakkında ses getirecek bir yazıyı Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde kaleme aldı. Yazısında özetle geleneksel sigortacılığın Tekâfül’ün gelmesiyle zaruret olmaktan çıktığını ve Müslümanların Tekâfül şirketlerini desteklemeleri gerektiğini ifade etti. Yazının tamamını aşağıda istifadelerinize sunuyoruz.

İSLÂMÎ SİGORTA

Dinimizin faizi haram kıldığını biliyoruz. Bugün bankaların verdiği kredilerde ve tefecilerin işlemlerinde haram olan faizin gerçekleştiğinde şüphe yoktur. Faizin azı ve çoğu haramdır; ‘katlı faiz haramdır da, tek karlı, ilk kredi sözleşmesinde şart koşulan faiz haram değildir’ şeklindeki sözlerin ve yorumların dayanağı yoktur; bu yorumlar Kur’an-ı Kerim âyetlerini bir bütün halinde ve nüzul tarihini göz önüne almadan ve ilgili (açıklayıcı) hadisleri yok sayarak yapılan yorumlardır. Müslümanlar faize yaklaşmamalı, yoksulların ve muhtaçların ihtiyaçları tasadduk, bağış ve faizsiz kredi (karz-ı hasen) yoluyla giderilmeli, yatırım ve üretim için sermaye ihtiyacı ise ortaklık, kiralama, vadeli satın alım gibi yollarla sağlanmalıdır.

Sigortaya gelince:

1. Bugün cari olan primli veya ticari sigorta sisteminde sigorta şirketi, gerçekleşmesi kesin, hatta belli olmayan bir teahhüt karşılığında sigortalıdan para (prim) alıyor, bunu kendine malediyor, sigorta süresi hasar vb. vukubulmazsa süre sonunda teahhüt de ortadan kalkıyor, sigortalı olmak isteyen yeniden para ödemek durumunda kalıyor.

2. Sigorta şirketleri topladıkları primleri, haram helal farkı gözetmeksizin nerede fazla kazanç varsa orada değerlendiriyorlar.

3. Bireysel emeklilik adı verdikleri sistemde de toplanan paralar helal ve haram araçları içinde toplayan sepetlerde değerlendirildiği takdirde bu sisteme girmek de caiz olmuyor.

4. Sigorta şirketleri re-sigorta yaparak bir üst şirkete benzer şartlarda kendilerini sigorta ettiriyorlar.

Dini referans almayan kapitalist sistemin ürünü olan bu sigortacılığa karşı Müslümanların bulduğu ve şimdilik zayıf da olsa uyguladıkları bir başka sigorta şekli daha var; buna üyelik sigortası, islami sigorta, tekafül sistemi gibi adlar veriliyor.

Bu Müslüman sigortasında işlem şöyle işliyor:

Bir şirket kuruluyor (vakıf da olabilir), şirket, sisteme girmek isteyen müşterilerinden, sigorta ettirmek istedikleri şeyin değerine uygun paralar alıyor, bu paraların bir kısmını, muhtemel hasarlar için ayırıyor, geri kalanını ortaklık esasına göre helal işlerde değerlendiriyor, arttırmaya çalışıyor. Müşterilerin (üyelerin) sigorta ettirdikleri değerlerinde bir hasar meydana gelirse ayrılan paradan bu hasar karşılanıyor ve üyeler bu gideri, karşılıklı olarak birbirlerine hibe etmiş oluyorlar (daha başta buna razı oluyorlar). Bütün üyelerin verdiği paralar, banka hesapları gibi adlarına kayıtlı oluyor. Paranın geri kalanı ile yapılan işlemlerden kazanç olmuşsa bu kazanç da üyeler arasında paylaştırılıyor. Üye (sigortalı) sistemden çıkmak istediğinde hesabına bakılıyor, hasar ve zarar dışında artan parası varsa kendisine iade ediliyor. Şirket yerine ve duruma göre hizmetten ve/veya ortaklıktan para kazanıyor.

İşte esası bundan ibaret olan şirketler ülkemizde de Katılım Bankaları tarafından kurulmaya başlandı, bunlardan biri bir iki yıldır başarı ile uyguluyor. Bu sistem geliştikçe diğer sigortalara gitme zarureti ortadan kalkacak ve Müslümanların ilgisi ile kalkmalıdır.

Kaynak